Ana içeriğe atla

Kayıtlar

İyilerin Yolculuğu

  Bu öykü iyilerin öyküsü … Nasıl iyi olurumun öyküsü… Veya daha iyi nasıl olurumun öyküsü… İyi ve kötü mücadelesi dünya var olduğundan beri devam ediyor. İyilik, toplumun dilinde süre gelen bir kelimeydi çoğu zaman. Adına kitaplar yazılmıştı. Şiirler söylenmişti. Günde belkide en çok söylenen bir kelimeydi. “Senin iyiliğini istiyorum…” “Ne yaptıysam iyiliğin için yaptım…” “Oğlum, bu   dünyada iyi olmayacaksın…” “İnsana iyilik yaramıyor…” “İyiliğini istedim bak nerelere   vardı…”   Gibi yüzlerce cümle sarf ediyor insanoğlu. Bu cümleleri sarf ederken farkında bile olmadan. Peki insan iyi olduğunu yada iyilik yapıldığını nasıl anlar. İyiliği nasıl ölçer. Çünkü iki kardeş bile anlaşamadığında, birini dinlediğinde “İyiliğini düşünmüş” diyorsun. Ama diğerini dinlediğinde “Bu da onun iyiliğini düşünüyor” diyorsun. Kardeşinin bile iyiliğini tanımlayamazsan nasıl çıkar insan bu karmaşadan.  Yıllar önce köyün birinde üç kardeş yaşarmış. Üç kardeşten ikisi...

İnsan hatalarının üstesinden gelebilir...

Güneş ufukta kaybolmak üzereydi. Etrafa son ışıklarını yansıtıyordu. Tüm evler güneşin yansıttığı ışıktan nasibini alıyordu. Martılar son çığlıkları ile kanatlarını çırpıyordu. Deniz durulmuş ve akşam serinliği kendini yavaş yavaş hissettirmeye başlamıştı. Gençler akşam için sözleşip sahilden ayrılmışlardı.. Sözleşilen saatte bütün ekip oradaydı… Aysun yeşil gözlü, kumral, uzun boylu bir kızdı. Etraftaki aileler tarafından çocuklarına örnek gösterilen biriydi.   Okul hayatında her zaman başarılı bir öğrenciydi.   İlkokul, ortaokul ve lise hayatı başarılı geçmişti. Derslerini ihmal etmiyordu. Arkadaşları dışarı çıkıp gezerken Aysun evde ders çalışmayı tercih ediyordu. Derslerinin iyi olabilmesi için emek veriyordu, bedel ödüyordu. Bu bedellerinin de karşılığını alıyordu. Hayat bedel ve karşılığı üzerine kuruludur. Mutlaka ödediğin bedellerin karşılığını alırsın. Lise çağına geldiğinde, üniversite sınavlarına erkenden çalışmaya başladı. Liseyi de başarıyla bitirdikten sonr...

Hayat bir öğreti: Ticareti ile, İlişkileri ile…

  Yasemin ve   Servet’ in tanışmaları Yasemin’in evin ısı sistemini yaptırmak istediğinde başlamıştı. Yasemin eski evleri alıp yenileyip tekrar satıyordu. Ticaret yapmayı çok seviyordu. Yeni aldığı ev için de internetten Servet’ in şirketini bulmuştu. Şirketin ustaları projeyi çizen Servet’ in çizimine sadık kalmayıp proje dışına çıkmışlardı. Servet gelip bizzat ustaların başında durarak hatayı düzelteceklerine dair söz vermişti. Gerçekten de öyle olmuştu. Birkaç gün gelip işin başında durup sorunu çözmüşlerdi. Yasemin’ in bu problem karşısındaki hoş görülü yaklaşımı, Servet’ in dikkatini çekmişti. Yasemin tadilattaki evin duvarına, eve gelen tüm ustalara hitap eden bir mesaj yazmıştı. “Helal kazanmak isterseniz çöpünüzü çöpe atabilirsiniz. En iyi usta işini temiz yapan ustadır.”   yazıyordu. Ve sonunda bir gülücük vardı. Servet, Yasemine’e “Neden böyle bir şey yazdınız, pis mi bırakıyorlar? Sadece, “Lütfen çöpünüzü çöpe atın” yazabilirdiniz, neden bunu yazdınız?” dedi....

NEREDE YANLIŞ YAPTIK !

  Cem, dedesinin göz bebeği bir çocuktu, onu hep diğer torunlarından başka tutardı. Dedenin maddi durumu gayet iyi olduğundan rahat koşullarda ve hizmetlilerle her istediği yerine getirilerek büyümüştü. Mahallede herkesin sevgisini kazanmış, sevimli, cana yakın bir çocuktu. Dedesi akşamları özenle hazırlanan masalarda içki içerdi her akşam.   Cem’i de hep yanında tutardı. ‘Arslan torunum’ diyerek severdi onu… Dedesinin ikram ettiği içkinin tadına bakmak zorunda kalırdı Cem zaman zaman. Annesiyle babası Cem’in küçük yaşta içki içmesinden hoşlanmasalar da hayır diyemiyorlardı. Sebebi ise oldukça ekonomikti. Ekonomik olarak dedeye bağlı yaşıyorlardı. Dedenin ölümüyle miras kalan her şeyi satıp İstanbul’a yerleşirler. Oturacakları evi satın alırlar ve kalan tüm parayla da bir iş kurarlar. Kurulan işin üçüncü yılında baba iflas eder. Böylece ekonomik zorluklar başlar hayatlarında. Cem alışık olmadığı yeni yaşam şekline uyum sağlamakta zorlanır. Kızlarla gezmeyi seven, yakış...

BEDEL İZLERİ

  Hastanenin aranan hemşiresiydi Filiz. İnsana insan olduğu için değer veren, canlı, hareketli, güler yüzlü biriydi. Hastalarıyla iletişim tarzı ve ilişkisi çok iyiydi. Bir kez ona tedaviye gelen hasta ikinci gelişinde yine Filizi arardı kendisiyle ilgilenmesini talep ederdi. Filiz, hayat dolu, kıpır kıpır, güne güzel günaydınlarla başlardı. Onun için güler yüzle, güzel bir enerjiyle günaydın demek çok önemliydi. Onca yüküne rağmen acılarını gizler, sadece yüzüyle değil gözleriyle gülerdi insanlara. Her sabah yürüyüşe çıkar, bisiklete biner, yollardan çiçekler, meyveler toplayarak dönerdi eve. Her bitkiyi, her ağacı tanır, yolda giderken arabasını durdurup çiçekleri koklardı. Sabah sporundan sonra hızlıca hazırlanır, işe gitmek için kahve fincanıyla yola koyulurdu. Hafta sonunu dolu dolu çocuklarıyla geçirmeye çalışır ev işlerini yapar, formalarını ütüler yeni haftaya hazırlanırdı. ‘’Yarın yine iş var.’’ diye şikâyetler ondan duyulmamış şeylerdi. ‘’Bu hafta acaba kimlere faydam...

HAYATIN DÖNGÜSÜ

  Elif sabah 8.30-9.30 saatleri arasında oturur, bu bir saati kendine ayırırdı. Her gün çocuklarını ve eşini yolcu ettikten sonra bu vakitte biraz rahatladığını düşünürdü. Çünkü eve döndüklerinde, o kadar çok konuya dâhil oluyordu ki, kendine ayırdığı bu bir saate çok değer veriyordu. Sessizce oturup, önceki günde yaşadıklarını ve gün içerisinde yapacaklarını düşünürdü. Bunu yapmak, ona iyi geliyor, kendiyle kaldığı bu zaman dilimini seviyordu. Çoğu zaman, anne olmanın uzun bir yol olduğunu düşünürdü. Çocuklar büyürken, etrafında şahit olanlar; “Bu günlerin tadını çıkart, büyüdükçe dertleri de büyür” derlerdi. O zaman çok anlam veremese de, sonradan nasıl doğru bir deneyim olduğunu, bizzat yaşayarak öğreniyordu. O zamanlar da en büyük problemin uykusuzluk ve yorgunluk olduğunu düşünürken, günler geçtikçe, farklı problemler yaşandığını da deneyimlemişti. Ne kadarda anne desteğine ihtiyaç duyuyorlardı. Hayat herkes için böyle mi acaba diye düşündü. İnsan problem çözdükçe bir ...

YASEMİN ve ÇANTALARI

  Yasemin her genç kız gibi çok güzel hayallerle gelin olmuştu. Ama hayat, her zaman insana beklediğini vermiyordu. Kayınvalidesi ile aynı binada oturuyor, baskıcı bir kültürün içinde yaşıyordu. Bütün gün beraber olup, yatmadan, yatmaya, evine geçiyordu. Sözde ayrı evi vardı ama böyle olunca, yükü de oldukça ağırdı. Aile büyükleriyle bir arada yaşamak, farklı bir aileye uyum sağlamak, onu epeyce zorluyordu. Uzun yıllar bu düzende yaşamak zorunda kalmış, ne denilirse yapmış, kimseye karşı, en ufak bir saygısızlığı olmamıştı.   Kayınpederinden hediye olan arsalarına bir müteahhit talip olunca, yeni bir evleri olmuştu. Mevcut evleri küçük olduğu için biter bitmez, o daireye taşınmışlardı. Biraz olsun baskıdan uzaklaşan Yasemin, hiç şikâyet etmez, "Benim de sınavım böyleymiş. Sabrın sonu selamettir” diyerek günlerini geçirirdi. Çok marifetli, eli bereketli, ikramlamayı seven bir hanımdı. Yemekler, pastalar börekler, el işleri, ev işleri, on parmağında on marifet, her yaptığı ç...

BAKALIM, SENEYE NASIL BİR TATİL YAPACAĞIM?

“Dalaman yolcusu kalmasın! Dalaman yolcusu kalmasın!” Nesrin , tebessümle sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı. Etrafa bakınırken, yer hizmetlisini fark etti. Topladığı üç beş yolcuyu, transfer bankosuna yönlendiriyordu. Çalışanın, güleryüzlü ve sempatik tavırları dikkatinden kaçmamıştı. “İşini severek yaptığı, ne kadar da belli oluyor” diye içinden geçirdi.   Bu tarz bir anons, dinlenme tesislerinden beklediği bir şeydi de bunu havaalanında duymak ona çok ilginç gelmişti. Çocukken, ailece, her yaz Malatya’ ya, babaannesinin yanına giderlerdi. O zamanlar böyle uçakla seyahat yaygın değildi. Henüz daha kendi arabaları da olmadığından, şehirlerarası otobüslerle seyahat ederlerdi. O zamanlar otobüsler, bir kaç saat arayla, dinlenme tesislerinde mola verirdi. Hem yolcular ihtiyaçlarını görür, hem de şoför biraz dinlenmiş olurdu. Sonra da hareket edecekleri zaman, muavin pilot edasıyla, mikrofonu açarak, yolculara seslenirdi. Nesrin, ağız büzülerek yapılan bu tarz anonsları her ...

MEMNUN OLMAYAN EVLATLAR

Kızını uyandırmaya çalışıyordu Ayşe. Her sabah aynı şeyler yaşanıyordu. Uyanmakta zorlanıyor, okula gitmek istemiyordu. Hayatı bile annesinin zoruyla yaşıyor gibi bir hali vardı. Annesi, yokuş yukarı, bozuk bir arabayı ittiriyormuş gibi hissediyordu. Çünkü kızı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Adeta yaşama sevincini kaybetmişti.   Üniversite sınavlarında, istediği bölüme puanı yetmeyince, ailesi hemen imdadına koşup, “Sana okul mu yok yavrum? ” diyerek, özel bir okula yazdırmışlardı. Evlatlarını mutlu edebilmek için tüm imkânlarını seferber etmişlerdi. Hayatta isteyip de sahip olamadığı hiçbir şey yoktu. Çocukluğundan beri, ne istese, ikiletmeden yerine getirilmişti. Ama bir türlü Zehra’yı memnun edememişlerdi.   Her olayın içinde mutlaka şikâyet edecek bir şey bulabilmesi, annesini hayrete düşürüyordu. Zehra şikâyet ettikçe, ailesi, miktarları arttırıyor, “Neyi eksik yaptık acaba?” diyerek dertlere düşüyordu. Buldukları çözümse sürekli imkânları arttırmak oluyordu. Böyle ...

Bizi Bir Arada Tutan Şey Neydi?

  Ayşe, mutfak masasının hemen üstünde duran ışığı yaktı. Oldum olası bu loş ışığı çok severdi. Yanında bir de kahve oldu mu, tüm günün yorgunluğunu üzerinden atardı. Yemekleri hazırlamış, ortalığı toparlamıştı. Geriye bir tek sofrayı kurmak kalmıştı. Kahvesini aldı ve oturdu. Evlenmeden önce annesi ile kurdukları sofraları hatırladı. Her gün saat beşte, tüm yemekler pişirilmiş ve hazırlıklar yapılmış olurdu. Saat altı oldu mu, hep beraber sofraya oturulurdu. Daha sofraya oturulurken, demliğin altı yakılırdı. Babası memur olduğundan, eve gelme saati aşağı yukarı aynıydı. O yüzden ev düzenleri de, bu saate uygun olarak planlanırdı. Sofra hep aynı saatte kurulur ve mutlaka herkes, o sofrada olurdu. Ama ne hikmetse, hep bir huzursuzluk çıkar, mutlaka bir tatsızlık yaşanırdı. Ayşe çocuk aklıyla bu yaşananlara bir anlam veremezdi. Bazen yemeğin tuzu az diye, bazen neden gelirken ekmek almadın diye çıkardı tartışmalar. Gerçekten tartışma sebepleri bunlar mıydı? Yoksa kimsenin birbiri...

En kıymetli mücevher “MÜCADELE” (1)

  Bebek ana rahminde oluşmaya başlar. Önce küçücük bir hücredir, bölünür çoğalır, organlara dönüşür. Önce kalp oluşur, sonra diğerleri. Bir bir, her biri mücadele öyküsüne imzasını atar.   Bir spermin yumurta içine girmesi bir mücadele öyküsüdür. İnsan hayatının ilk evresi mücadele ile başlamıştır. Son evresine kadar da öyküsü değişmeyecektir, hep bir mücadele ile nefesi gibi yakın yaşayacaktır. Yumurtaya ulaşan spermler, on ile otuz saatte, sperm ve yumurta çekirdeği ile taşıdıkları ve yarılanmış halde olan genetik materyallerini birleştirmek üzere kaynaşacaklar. Bu da bir kaynaşma ve uyum mücadelesi olacak. Başarılırsa döllenmeye geçilecek. Döllenme, spermin yumurtanın kabuğuna ulaşmasıyla başlar. Bir ulaşma çabası ile mümkün olur. Sonucunda insan bedeninin ilk hücresi olan zigot tek hücreli embriyo meydana gelir. Bu yeni bireyin yani zigotun, ilk tam takım kromozomları döllenmeden yirmidört ile otuz saat sonra ilk hücre bölünmesini gerçekleştirebilmek için kend...