Ana içeriğe atla

GÜCÜN NEYE YETİYOR?

 


Lao Tzu’nun, Çinli çiftçi hikâyesini bilir misiniz? Sizlere kısaca anlatayım.

Köyün birinde çok fakir, yaşlı bir adam yaşarmış. Fakat öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki bu adamın, kral bile onu kıskanırmış. Birçok defa kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.

“Bu at, yalnızca bir at değil benim için. O bir dost. İnsan dostunu satar mı?” dermiş hep.

Bir sabah at ortadan kaybolmuş. Köylü, ihtiyarın başına toplanmış.

“Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Bu fakirlikte böyle değerli bir şeyi nasıl koruyabilirsin? Krala satsaydın, istediğin kadar paran olurdu ve ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demişler.

İhtiyar “Bir karara varmak için acele etmeyin” demiş. Sadece ‘At kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yargınız ve sizin yorumunuz. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler.

At bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, kendi başına dağlara gitmiş. Dönerken de vadideki bir düzine yabani atı peşine takıp getirmiş.

Köylüler, ihtiyarın etrafına toplanıp özür dilemişler. 

“Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değilmiş, şimdi bir sürü atın oldu; adeta başına devlet kuşu kondu.”

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin ama yargılamayın! Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç, tüm bildiğimiz yaşamın yalnızca bir kesiti. Yaşam bir kitap gibidir. Bir kitabın ilk cümlesinin ilk kelimesini okur okumaz o kitabı nasıl anlayabilir, tamamı hakkında yargıya varıp fikir yürütebilirsiniz?”

Köylüler bu defa ihtiyarla açıktan dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatağa hapsolmuş.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.

İhtiyar “Siz yargılama hastalığına tutulmuşsunuz, hep erken karar veriyorsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin yargınız ve yorumunuz. Ama acaba ne kadar doğru! Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez. Fakat siz her şey yaşanmış gibi sonuç çıkarıyorsunuz!” 

Derken birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile ülkeye saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.”

“Siz erken karar vermekten kurtulamıyorsunuz. Daima yargılıyor ve sonuç çıkarıyorsunuz” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimse bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu Tanrı bilir.”

Güzel bir hikâye değil mi? Aslında çokta yabancı hissetmemiş olmalısınız.

Hayatı yaşarken başımıza pek çok olay gelir. Kimi yüzümüzü güldürür, kimi ağlatır. Bazısıyla da hiç ilgilenmeyiz bile. Yüzümüz gülerken veya önemsemediğimiz olayları yaşarken çokta sorun yaşamayız. Hayatımızdan memnun bir şekilde günlerimizi geçiririz.  

Peki ya bizi üzen, ağlatan, depresyona sokan o olayları yaşadığımızda neden hemen isyan etmeye başlarız? Şikâyetlerin ardı ardası kesilmez. Her şikâyetimiz bir sonraki için zemin hazırlar. Üzgün, mutsuz kimi zamansa kızgın ve öfkeliyizdir. 

Aslında bu hayatta yaşadığımız her olay nötrdür. Bir şeyi iyi veya kötü olarak adlandıran bizlerizdir. Suyun ilmini bilen bir kişi en basitinden yüzebilir. Daha fazlasını bilen dalabilir, sörf yapabilir hatta üstünde gemilerini yüzdürebilir. Suyu hiç tanımayan biri ise kıyıda dengesini kaybedip biraz paniklese “Su az daha beni boğuyordu! Bir daha girmem!” diyebilir. 

Gücümüzün yettiği durumlarla başa çıkma şeklimiz ile gücümüzün yetmediğinde verdiğimiz tepkiler birbirinden dağlar kadar farklıdır. Gerçek güç kişinin kendini doğru yolda yetiştirmesiyle alakalıdır. Çünkü hayat yaşadığımız problem karşısında doğru tepkiyi vermemizi ister. Bu nedenle de en çok ihtiyaç duyulan şey, kişinin kendi davranışlarını kontrol etmesidir. Bu şekilde kişi hem kendini geliştirebilir ve eskiden yapamadıklarını yaparak ortaya karakter koyabilir hem de sakınması gereken şeylerden sakınabilir. Mesele başımıza gelen şeyi nasıl yorumladığımız ve bunu en iyi çözüme nasıl kavuşturduğumuzdur…



Yorumlar

  1. Birgül6/21/2024

    Çok güzel bir hikayeymiş. Hep zannımıza yenilip, erken karar veriyoruz..

    YanıtlaSil
  2. Tuğba G.6/21/2024

    İnsan kendini doğru yetiştirdiğinde doğru tepkiler verebiliyor

    YanıtlaSil
  3. Tuba S6/21/2024

    Her olay bir mesaj veriyor aslında. Peree arkasinda ki gizli mesajları okumak ise insanı ileri bir seviyeye taşıyor. Kaleminize sağlık 🥰

    YanıtlaSil
  4. Adsız6/21/2024

    Konu ne olursa olsun aceleci, yargılayıcı ve yorumlayıcı tarafım benim de kendime kurduğum bir tuzak olmuştur. Yerinde ve aydınlatıcı paylaşım için teşekkür ederim. DTÖ iz ve işaretleri detaylarıyla anlayabilme marifetimizi geliştirmemize de yardımcı oluyor.

    YanıtlaSil
  5. Ayşe Nur Varlı6/22/2024

    Başımıza ne gelirse gelsin kabûl edip, şükrederek yola devam etmeliyiz. Doğru tepki verdiğimiz her yerde kazançtayız. Kaybediyor gibi görünsekte... Kaleminize sağlık 🌸

    YanıtlaSil
  6. Adsız6/22/2024

    Güzel farkındalık oluşturan bir yazı…İnsan kişilere takılıp kalıyor ve olaydan çıkamıyor bu yüzden.

    YanıtlaSil
  7. Adsız6/23/2024

    Ellerinize sağlık 🌸

    YanıtlaSil
  8. Mükü6/23/2024

    Her olay bizim hayrımıza🌸

    YanıtlaSil
  9. MEVLÜDE ZEYBEK7/05/2024

    Ne olduğundan ziyade biz nasıl tepki veriyoruz bu önemli... Daha süre bitmemiş; süre bitmemişken de herşey olabilir umutvari olma ile daha süre bitmemiş temkinli ol çabası arasında ince muhasebe çok güzel vurgulanmış :) emeğinize sağlık.

    YanıtlaSil
  10. Adsız7/13/2024

    Hayat seni elemeden sen kendini eleme yasasıyla uyumlu ne güzel bir yazı. hemen bir önyargıyla umutsuzluğa kapılıyoruz.

    YanıtlaSil
  11. Adsız7/21/2024

    Emeğinize sağlık

    YanıtlaSil
  12. Gülçin7/31/2024

    Başkalarının yaşadıklarını yorumlamaktan, başkalarının öykülerine odaklanmaktan kendi öykümüzü kaçırıyoruz.
    Peki benim öykümde neler oluyor ve ben nasıl tepki veriyorum?

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

HAYAT BAZEN ZORDUR

Bir yaz günüydü Bünyamin gelecekteki eşi Ezgi’yle karşılaştığında. İkisi de bundan habersiz ortak bir arkadaşlarının doğum gününde tanışmıştı. Başta çok iyi anlaşamamışlardı ancak birbiryleriyle ala- kalı merak ettikleri şey çok fazlaydı. Yüzeysel bakıldığında birbir-lerine benzemiyor gibi görünseler de detayda uyumluydular. Ve pek de tesadüfi değil ki iki yıl sonra yine tanıştıkları yaz günü dünya evine girmişlerdi. Bünyamin evlenmeyi yuva kurmayı çok isteyen bir genç adamdı. Ezgi’yle zıtlıklarından gelen uyum onu hep çok heyecanlandırmıştı. Onunla evlenmek Bünyamin için hayatında eksik olan heyecanı ve neşeyi getirecekti. Nitekim öyle de oldu. Birlikte geçen çok güzel bir üç yılın ardından bir bebek bekliyorlardı. Bünyamin hayatındaki her şeyin gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu düşünüyordu. Oysa yine bir yaz günü işten kovulana dek… Bünyamin küçük çaplı bir patron şirketinin iç satışında Sezgin ile çalışıyordu. Sezgin ağzı iyi laf yapan çevresi geniş biriydi. 4 yıldır aynı eki...

MOR MENEKŞEM

Günün erken saatleriydi. İpek içindeki heyecanı fazla göstermemeye çalışarak okulu için bir sınava gitmesi gerektiğini söyledi anne babasına. Güzel bir fakültenin hazırlık sınıfında okuyan henüz on dokuz yaşında, içi umutla dolu pırıl pırıl bir genç kızdı. Annesinin “Mor Menekşem” diye sevdiği bembeyaz teni, derin bakan kahverengi gözleri ve minicik biçimli bir yüzü vardı.   Yumuşacık uzun gür saçlarını arkaya savurarak “Ben ufak bir kahvaltı hazırlayıp erkenden kaçayım.” diyerek lafları ağzında yuvarladı. Biraz gizemliydi. Ancak o sabah pek bir şey anlatacağa da benzemiyordu. “Sınav saatinden önce yerimde olmak istiyorum” diye sözlerine ilave etti. Babası kendisini sınav salonuna götürebileceğini söylese de her işini kendi halletmeye alışmış olan İpek “Siz pazar keyfi yapın; ben rahatça gidebilirim merak etmeyin” diyerek evden çıktı.   İpek ailede üç kardeşin en küçüğü; tabiri yerindeyse ailenin tekne kazıntısıydı. Evin en küçüğü olarak hep kapıyı açan, bakkala ekme...

BU BAYRAM

  Yaz gelmiş, İstanbul’da nem kendini göstermeye başlamıştı. Hülya bir taraftan evini toparlıyor, bir taraftan da alnından şakaklarına akan terleri siliyordu. Kendi gibi zihni de telaşlıydı. Kurban Bayramı için ne yapacağını düşünüyordu. Bir an durup, lacivert ve vizon döşediği evini keyifle süzdü. Evet, her şey yerli yerindeydi. Peki hayatındaki her şey de yerli yerinde miydi? Öyle düşünceye dalmıştı ki telefonun sesiyle irkildi. Arayan babası Ali beydi. Kızıyla hâl hatır ettikten sonra bayram için ne yapacaklarını sordu. Hülya henüz karar vermediklerini, ama Bodrum ya da Silivri’de olacaklarını söyledi. Ali bey; -         Biz annenle Silivri’ye geçeceğiz. Keşke siz de bizimle olsanız. Eski günlerde ki gibi ailece bayram yapsak. Yavrum biz bugün varız, yarın yokuz. Annenin de aklı gidip geliyor. Birlikte vakit geçirsek olmaz mı? Hülya telefonu kapatırken iyice kafası karıştı. Yaşlandıklarını ve kendilerine ihtiyaçları olduğunu düşündü. Al...